Haftanın Anketi
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Ekonomi
`İşsizlik ve enflasyon artışı endişe verici`
23-01-2012 / 08:43
2011 yılı dünya ve Türkiye ekonomisi için tam bir kriz yılı oldu. Biz de 2011`de dünyada yaşanan kapitalizmin krizini Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aziz Konukman`la konuştuk. Birgün
Önce 2011`i değerlendirelim. Birçok görüş 2011 yılının dünya solu için güzel geçtiği yönünde birleşiyor. Dünya genelinde yüksek işsizliğin yayılması, metropollerde yüksek borçların çevrilememesi ve azalan gelirler.. tüm bunları topladığımızda dünya genelinde yaşanan stagflasyon dediğimiz durgunluk ve işsizliğin eşanlı yaşanmasını, kapitalizmin yeni bir dönüm noktası olarak tanımlamak mümkün mü?
Krizin yeni bir aşamasında olduğumuz çok net gözüküyor. 2008 yılındaki krizin ilk dönemlerini hatırlayın, ABD`nin muazam bir fonlama ile adeta piyasaları liktideye boğarak, özellikle finans şirketlerini kurtardığı bir dönemdir. O süreçte kimi çevreler Keynesyen politikalara geri mi dönülüyor şeklinde değerlendirme yaptılar. Kısmen doğrudur, çünkü kamu piyasalara müdahalede bulunmak zorunda kalmıştır. Fakat bu bizim bildiğimiz anlamda bir kamulaştırma şeklinde olmadı. Buradaki "sahte/geçici kamulaştırma" ile sermayenin el değiştirmesi söz konusu idi. Sonuçta bu kurtarmalar öyle boyutlara geldi ki, buradan doğan bütçe açıkları dehşet rakamlara ulaştı. Burada bütçe açıklarının finansmanını ise başta Almanya ve Fransa gibi ülkelerin bankaları ve finans kurumları üstlendi. Şimdiki tablo ise bu alacaklı konumda olan ülkelerin riski üstlenen finans kurumlarını kurtarma çabasıdır. Yani hala finansal mimarinin dünyadaki hegemonyası devam etmektedir. Şöyle hatırlamakta fayda var, dünya ekonomisi belki çok önceden krize girecekti, çünkü reel sektördeki kâr oranları gittikçe düşüyordu. Fakat finansal sermaye kendi finansal araçlarını geliştirerek, faaliyet dışı kazançların üzerinde bir kazanç elde etti. Bu kapsamda gerçekte kar oranı düşerken, düşmemiş gibi bir izlenim doğdu. Böylece sanal bir şekilde finans piyasaları üzerinden aslında krizin bir süre ertelenmesi sağlandı. Balon da bir anda patlayınca, aslında bir nevi kralın çıplak olduğu da bu şekilde anlaşıldı. Şimdi tekrar görüyoruz ki asıl krizin sorumlusu olanların yeniden kurtarılması ile film başa dönmüştür. Burada şunu söylemekte de fayda var, mevcut süreçte bir regülasyon yapmaya kalkarsanız yani finansal iştahı ortadan kaldırmaya kalkarsanız, reel sektörün ciddi anlamda zaafları çok net bir şekilde gözükmeye başlar. Bu da şu an egemen olan finans sermayesinin istemeyeceği bir durumdur. Kısaca AB`nin ve G20`lerin şu anki arayışları bu çerçeve içindedir. Şimdi, daha önce kurtarılan finans kurumları ile muazzam bütçe açıkları veren ülkeler üzerinde başta Troyka (Avrupa Birliği, Avrupa Merkez Bankası ve Uluslararası Para Fonu ) oldukça sert bir mali disiplin uyguluyor. Neoliberal politikaların en köktenci grupların eline geçitiği G20 grubunda da bu düzen destekleniyor. Bu sorunu çözmek için şimdi anayasal iktisat ortaya sunulmaktadır. Yani tüm bu mali disiplin adı altında uygulanan kemer sıkma uygulamaları ülkelerde anayasal güvence kapsamına alınacak, diğer bir ifade ile meşrulaştırılacak.
Sürece uzun vade de bakacak olursak,  IMF ve OECD gibi kurumların ekonomik görünüm raporunda dünya ekonomisine ilişkin beklentiler gittikçe aşağı yönlü revize edilmektedir. Bu kapsamda söyleyebiliriz ki 2012 bu anlamda çok zorlu bir yıl olacaktır. Bakınız, OECD 2011 ekonomik görünüm raporunda ilk kez küresel depresyon alarmı vermekte, AB`nin dağılması ihtimallerinden bahsetmektedir. Bazı kesimler bu süreci 1930`lu yılların büyük buhranı ile karşılaştırmaktadırlar. Bugün aslında farklı bir durum söz konusudur. O yıllarda da işszilik bugünkü gibi vardı, fakat fiyatlar genel düzeyi (enflasyon) düşüyordu. Bugün ise senin de söylediğin gibi stagflasyon dediğimiz işsizlik ile birlikte enflasyonun da yükselmesi söz konusu. Yani kişi hem işsiz hem de fiyatlar genel düzeyinin artması ile günden güne refahı geriliyor. Bu endişe verici bir durumdur.

Peki sermayenin kendi birikimini sürdürecek bir mali genişleme artık bugün kapitalizmin kalesi ABD ekonomisini de aşmış hatta Avrupa Birliği`ni dağılmanın eşiğine getirmiş durumda. Bu kapsamda dünya kapitalizminde güç dengelerinde bir değişiklik görüyor musunuz?
Şimdi önceki tarihlere baktığımız zaman, yaratılan likitide bolluğundan oluşan fonların reel sektörün büyümesi ve istihdam yaratmasına gitmediği, onun yerine hammadde, petrol ve altın gibi piyasalarda değerlendirildiği görülmektedir. Orada da yeni balonlar oluşturmuştur. Emtia borsalarına kaçan bu fonların bu alanlarda yeni bir rant alanı yarattığı açıkça izlenmektedir. Şimdi oluşan bu balonların patlaması yeniden gündemde. Sonuçları ve bedellerinin çok ağır olacağı kuşkusuz. Bu bizi Lenin`in "düzeltici savaş" kavramına yakınlaştırmaktadır. Diğer bir ifade ile örneğin "Arap Baharı" dediğimiz sürecin adeta bir  kışa dönmesi söz konusu olabilir. Keza şu anda da mevcut konuya ilişkin bu eğilimleri görmekteyiz, gerici hükümetler ve belirsizlikler kendini göstermektedir. Adı üzerinde "düzeltici" bir savaş olasılığını düşünürsek, sonucunda tabi ki emperyal dengelerin de değişme umudu var. ABD`nin hiyerarşideki konumu bozulabilir, yerine başka güçler de geçebilir. Bunun ne getirip ne götüreceğini şimdiden tahmin etmek zordur. Böylesi bir tahmini şu an yapmak deprem olacak mı olmayacak mı tartışmaları niteliğinde kalır diyebilirim.
 
Neoliberalizmin kriz ile birlikte daha da somut bir hale dönüşen eşitsilik ve adaletsiz bölüşümlerine karşı küresel bir isyan olarak da artık tanımlayabileceğimiz bir taraftan Wall Street eylemleri diğer yandan İspanya`da öfkeliler hareketi, Yunanistan ve İtalya`da işçi eylemleri, öteki tarafta da evveliyatında özü kapitalizme karşı olan Arap Baharı gibi muhalif sesler de çoğalmakta, bu kapsamda 2012 yılında bizi neler bekliyor?
Tabi bu sürecin bu muhalif hareketleri beslediğini söylemek mümkün. Hatta Arap Baharı`nı bile daha ilerici bir seviyeye taşıma ümidi de henüz bitmiş değil. Tarihsel sürece baktığımızda, küreselleşme karşıtı taleplerin ancak şimdilerde ete kemiğe büründüğünü görüyoruz. 2011 yılında gördüğümüz bu muhalif seslerde özellikle sınıf karakterinin öne çıktığı da ortadadır. Buradan tabi "kapitalizm sona eriyor sosyalizme doğru gidiliyor" gibi bir sonuç çıkarmak elbette şimdiden mümkün değildir, fakat bu tür bir yolun zeminini de tabi hazırlayabilir. O açıdan 2012`yi bir dönüm noktası olarak bu anlamda tanımlamak söz konusu.  Şunu rahatlıkla söyleyebilirim, önümüzdeki bu süreç bu ikili tarafın birbirini beslediği bir süreç olacaktır. Bugünün egemenleri eğer gerçek anlamda bir tehdit görürlerse, tarihsel süreçten de şahit olduğumuz üzere işte o zaman bir savaşın ihtimalinden söz edebiliriz. İşte bu sürecin sonunda da güç denglerinin değişmesi ihtimali mevcuttur.

Türkiye`ye dönecek olursak sıcak paraya dayalı büyüme modelinin artık kaynağın ülkeyi terketmeye başlaması ve kuru yükseltmesi ile birlikte alt üst olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Bir tarafta rekorlar kıran cari açık, diğer tarafta önlenemeyen enflasyon. Türkiye için bugünkü ekonominin tablosunu nasıl çizebiliriz?
Öncelikle Türkiye`de kamu politikasının oluşumuna yön veren Orta Vadeli Progam`a bakarsak hükümetin 2012 yılı için "aşırı" diyebileceğimiz bir iyimserliği olduğunu söylemek mümkün. Bu iyimserlik de bile yüzde 4`lük yani 2011 yılının yaklaşık yarısı kadar bir büyüme bekleniyor. 2012 yılı için OVP`de cari işlemlerin milli gelire oranı yüzde 8 gözükmektir. Bizim bu senaryoya iyimser dememizin de en temel nedeni de verilen cari açık öngörüsüdür. Daha önce yüzde 10 olan cari işlemler açığı yüzde 8 öngörülüyorsa, bunun anlamı 2012`de sıcak paranın tekrar önceki hızında gelmesine tekabül eder. Döviz rezervlerinin de eridiğini düşünürsek, bu durum hükümetin "bu yılda da sıcak paraya güveniyorum" demesi ile eşanlamlıdır. Diğer bir taraftan ABD`de açıklanan para politikası neticesinde artık eskisi gibi bol likitide olanağı bulunmayacak olup, AB`nin içinde bulunduğu borç krizini de dikkate alırsak o taraftan da bir kaynak daralması olacağı bellidir. Sonuçta görülüyor ki küresel anlamda artık eski bol likit olanağının bulunduğu dönem şimdilik mevcut değildir. Dolayısı ile hükümetin bu "güveninin" hangi unsurlara dayandığı belli değil. Bu durum, ancak bizi büyümenin aşağı çekileceği sonucuna götürecektir. Bugünkü ekonomik tabloya baktığımızda şunu da ifade etmek gerekir ki, Türkiye`de 1994 ve 1998 krizleri gibi dönemleri göz önüne aldığımızda ekonomi küçülürken cari açık fazlaya dönüşebiliyordu. Fakat şimdi baktığımızda, hem küçülen bir ekonomi hem de yine yüksek seyreden bir cari açık görmekteyiz.Bunu çok açık OVP`den görüyoruz. Artık Türkiye ekonomisi küçülse bile cari açık vermektedir. Nedeni ise açıktır, Türkiye ekonomisi ithal ikamesini tamamlayamadığı için ithal mallara karşı müthiş bir bağımlılığı vardır. Bunların büyük bir kısmı ise zorunlu ithalattır. Yani üreticinin seçeceği bir durum yok, altyapı olmadığı için ithal girdinin yerine koyabileceği yerli ürün bulunmamakta. Dolayısı ile kısa dönemde böyle bir ikame mümkün değil, uzun vade de ise böyle bir niyet yok. İşte bu da Türkiye ekonomisinin şu anki paradoksal durumunu ortaya koymaktadır.

Ağustos ayından itibaren sıcak para ülkeyi terkediyor. Sonucunda ise cari açık tırmanıyor, kur rekorlar kırıyor. Hükümetin ekonomide bu dengeleri finanse edebilmek için kaynağı nerelerden sağlıyor? Türkiye`de sermayenin ve yarattığı finans ekonomisinin esas finansmanı hangi kaynaklardır?

Yaklaşık temmuz ayına kadar yüksek faiz düşük kur için gelen sıcak para vardı, sonra ise gördüğümüz üzere yavaşladı. Şimdi faizler yüksek fakat döviz kuru da yükseldi. Burada döviz rezervleri kullanıldı ve kayıt dışı girişler görülmeye başladı. Türkiye ekonomisinde bugüne kadar gelen sıcak para ile iç talebe dayanarak büyüme sağlandı. Bu talep ise başta krediler ile desteklendi. Sıcak para geldikçe bankalar muazzam fon imkanına kavuştu, bu fonu da kredi olarak halka dağıttı. Esasen büyümenin ana kaynağı budur. Fakat bu durum şu an dönmeye başladı. Kredileri daraltacağız diyorlar, bu açıkça ekonomi de küçülme demektir.
 
2012`de şimdiden gördüğümüz vergi zamlarını ve hızlandırılması planlanılan özelleştirmeleri bu kaynağın bir parçası olarak tanımlayabilirmiyiz?
Tabi, şimdi gördüğümüz yüksek faizlerin ödenmesinde hükümetin borç döndürmede pek sıkıntı çekmeyeceği görülmektedir. Çünkü dediğin gibi vergi gelirlerinde muazzam artış var. Şimdi örneğin maktu vergiler dediğimiz harç ve damga vergisi gibi vergiler bugüne kadar yeniden değerlenme oranı kadar yükselmekteydi, ki bu oran da yine bugüne kadar yüzde 10.2 idi. Bakanlar Kurulu bu oranı arttırdı ve yüzde 15`lere çekti. Şimdi görülüyor ki vergi gelirleri artacak. Yani şu anlama geliyor, faizler yüksek bile olsa alınan gelir ile rantiye kesimine çok rahat kaynak aktarımına devam edilebilinecek. Bu aktarımın da maliyeti görüldüğü gibi "ey vatandaş ödediğin vergi sana yol su elektrik olarak dönecek" adı altında toplanan vergilerde toplanacak.  Burada vergilerin yüzde 70`e yakın bir kısmının dolaylı vergilerden oluştuğu gerçeği de bu değirmenin suyunun emekçiler üzerindeki yükünü işaret etmektedir. Bakınız Kasım ayında bütçe fazla verdi, bu çok beklenen bir durumdur. Çünkü sıcak para ekonomiye girdi, ithal malların girişi arttı yani nihayetinde tüketim arttı. Buna bağlı KDV ve ÖTV gibi vergilerin toplamında da artış oldu.   

"Memuru, işçiyi enflasyona ezdirmedik" yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Yüzde 10`ları geçen bir enflasyonda emekçilerin ücret artışları yeterli midir?

Öncelikle böyle bir söylemin kesinlikle gerçek hayatta karşılığı yoktur. Çünkü şöyle sorarlar, eski kayıpları ne yapacaksınız? Emekçilerin çoğu şu an kayıpta. Bir kere enflasyonun hesaplanma şekli emekçinin gerçek enflasyonundan uzak bir artışı temsil etmektedir. Çünkü TÜFE  ile emekçinin sepetini düşünün, birbirine yakın olmayan iki ayrı sepettir. TÜİK bize ortalama bir sepet sunar, oysa bu ortalama sepette yaşayan bir nüfus bulunmamaktadır. Şimdi Engel yasasına göre kişinin geliri arttıkça gıdaya harcadığı pay süreç içerisinde azalır. Yani yoksulluktan yukarı gelir grubuna doğru çıktıkça gıda harcamaları düşer. TÜİK`in hesaplamasına bakıyoruz, enflasyon oranı yüzde 10.45 iken, gıda grubundaki enflasyon 12.21 olmuştur.  Bu tablo bizi şu sonuca götürüyor, düşük ve orta gelirlinin sepetinde önemli görülebilecek bazı kalemler ortalama enflasyonun üzerinde çıkmıştır. Dolayısı ile asgari ücretli için bu enflasyon zaten gerçeği yansıtmamaktadır. Burada yapılması gereken farklı gelir grupları için farklı sepetler içerecek ayrı enflasyon grupları oluşturmaktır. Yoksa bu şekli ile kabul edilebilir bir hesaplama yöntemi değildir. Bu oranın temel alındığı ücretlerdeki artış oranının ise kayıpları telafi edici bir özelliği bulunmamaktadır.

Bakınız Kasım ayında bütçenin fazla vermesi beklenen bir durum. Çünkü sıcak para ekonomiye girdi, ithal malların girişi sonrasında tüketim arttı. Buna bağlı olarak KDV ve ÖTV gibi vergilerin toplamında da artış oldu   

Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
    Bu Yazı İçin Henüz Yorum Yapılmamış
GAZETE 1. SAYFALARI
Lütfen Menüden Gazete Seçiniz
YURTİÇİ HAVA DURUMU
HİÇ BİR ŞEYİN GİZLİ KALMASINI İSTEMİYORSANIZ BİZİ ARAYIN 0212 569 62 62 0545 959 74 78
ip adresim