28 yıl boyunca ayakkabının üst bölümünü yapmak... Belki de her ayakkabıda kendi zanaatından bir parça görmek. Kimbilir ayağımızdaki ayakkabı,
Arif Koşar28 yıl boyunca ayakkabının üst bölümünü yapmak... Belki de her ayakkabıda kendi zanaatından bir parça görmek. Kimbilir ayağımızdaki ayakkabı, hadi diyelim onun üst bölümü saya işçisi Kerem İlbaz’ın elinden çıkmıştır. İlbaz, bu 28 yıl botunca ayakkabı yapmış. Vallaha da billaha da yapmış. ‘Yok, inanmıyorum’ demeyin. İnanmazsanız, Adana Büyüksaat Ayakkabıcılar Çarşısındaki çaycı Rıza abiye sorabilirsiniz. Ya da kahveci Mehmet ustaya. Ayakkabıcılar çarşısındaki herkese sorabilirsiniz. Herkes aynı cevabı verecektir. Kerem İlbaz 28 yıldır burada çalışıyor. Siz de inanacak, göreceksiniz. Sorun diyorum, çünkü, İlbaz inandıramamış ayakkabı yaptığına. 28 yıldır tek bir gün sigortası olmamış. Kimi zaman dişini, kimi zaman yumruğunu sıkmış ama hep sabretmiş. Sabah sekizden gece onbire kadar. Çoluk çocuğunu doğru düzgün görmemiş... Arkadaşlarıyla şöyle bir gezip iki kelam edememiş... Sonrası mı? Eee, sabır taşı olsa çatlardı. Ve çatlamış. Tarih de 1 Temmuz 1996’yı göstermiş.
Daha dündü saya işçisi Kerem İlbaz’ın söyledikleri, anlattıkları, dertleri, sıkıntıları... Öfkesi, kini, tepkisi ve daha nicesi. Evet, hikayeler karışmış olabilir. Ama yaşananlar benzer. En azından emekçinin yaşadıkları benzer. Aynı kuyuya inip çıkıyorlar sanki... Ali Karadaş’ın hazırladığı ‘Direnişi Nasıl Dokuduk’ kitabı da o aynı kuyunun taşlarını, karanlığını ve dipten yukarıya yükselirken görünen ışığı anlatıyor. Bugünü anlatıyor. Ve geçmişi. Ve geleceği...
1 TEMMUZ 1996
Ünaldı Dokuma Sanayi Sitesinde 20 bin dokuma işçisinin 1 Temmuz 1996’da başlayan ve 30 gün süren direnişi ve direnişe giden süreci anlatan bir kitap hazırlamak kolay değil. Emek, dayanışma, paylaşım, kan kardeşliği, mücadele... Ya birisinden bir miktar eksik olursa... Bu vebal çok ağır olsa gerek. Ama kitabı hazırlayan Karadaş ve Evrensel Basım Yayın böyle bir vebalin altına girmiş.
Ünaldı dokuma işçilerinin direnişi, işçi sınıfı tarihi açısından önemli bir mücadele deneyimi olma özelliği gösteriyor. Oradaki çalışma koşullarını yabancı değil, tanıdık. İşçiler de, halfesi (kalfanın Antep şivesinde söylenişi), cağcısı (kalfa yardımcısı), bobincisiyle (iplik bobinlerini saran işçi) kitap boyunca anlatıyor. Zaten, kitap tamamen işçi anlatımları üzerine kurulmuş.
Birkaç örnek vermekte fayda var: “Karşı taraftaki işyerinde bizim bir arkadaşımızın kafası tezgahın arasında kalmıştı. Yani o tezgahın her bir vuruşu yarım tonluk. Şu an anlatırken bile insanın tüyleri diken diken oluyor. Kafası tezgahın arasında kalmış, orada can çekişiyordu. Dışarı çıkardılar arkadaşımızı. Kapının önünde bir patron var. Diğer fabrikanın patronu. İşçiler patrona dediler ki: ‘Şu adamı hastaneye yetiştirelim, başka araba yok.’ İşçilerin hepsi telaşlı. Patron, sakin sakin umursamadan: ‘Arabanın koltuğuna kan bulaşır. Şurada nakliye arabasına atın da götürün’ dedi. Tabi, o telaşla kimse düşünmedi. O esnada patronun üzerine atlayıp paramparça etmek gerekiyordu ama o telaşta, o işçi arkadaşımızın hali göz önünde. İnsan çok tuhaf oluyor. İşte nakliye arabasının arkasına, yani bir çuval parçası gibi atıldı; ama arkadaşımız hastaneye gidemeden can verdi. Buna benzer çok olay yaşandı.”
HADİ YÜRÜYÜN YÜRÜYÜN!
Yıllarca düşük ücret ve ağır sömürü altında çalışan işçiler bir araya gelme çabası içerisine giriyorlar. 1996 yılında 20 bin işçinin 30 gün süren direnişinin ilk ayak sesleri 92 yılında başlıyor. “Hadi yürüyün yürüyün alırsınız!” denilen bu çabalar 93’te kahvehanelerdeki işçi toplantılarına, 94 Şubatında dernek kurma girişimlerine, 96’da grev ve direnişe varıyor. Ünaldı direnişinden günümüze de ışık tutacak önemli dersler çıkıyor.
Bunlardan birisi işçilerin karar alma süreçlerine katılımının önemi: “Bütün kararları işçiler kendileri veriyordu. İşte üç yüz, beş yüz işçinin olduğu bir ortamda toplu olarak alınıyordu bu kararlar. Toplu olarak alınan bu kararlar hayat buluyordu da. İşçi kararı kendisi aldığı zaman kendi aldığı kararın arkasında duruyordu. Öyle bir özellik gelişmişti işçide. Onun için direniş kararını yine işçilerin katıldığı kalabalık bir toplantıda, bu defa derneğimizde aldık.”
TARİHSEL BİR ÖRNEK
30 gün süren grevde, Valilik, polis, patron, grev kırıcılarıyla mücadele eden işçiler, taleplerinin tamamını kabul ettirdiler. Sendikanın dahi olmadığı bir işçi havzasında, bir dernek etrafında bir araya gelen işçiler, aralarındaki tüm yapay ayrımları bir kenara bırakıp birleştiklerinde haklarını elde edebileceklerini gördüler.
Kitleselliği ve taleplerin elde edilmesi bakımından işçi sınıfımızın tarihi açısından benzersiz bir örnektir Ünaldı direnişi.
İŞÇİ DAYANIŞMASININ ADI: EVRENSEL
Direnişteki işçilerle sınıf kardeşlerinin gösterdiği dayanışma en büyük itici güçlerden birisiydi. Hem Ünaldı’dan hem de ülkenin farklı yörelerinden işçiler Evrensel gazetesine yazdıklarını mektuplarla haberleştiler, dayanışma ve desteği örgütlediler: “Gazeteyi alıp kahvelerde halka okuyanlar da oldu. Örneğin saman pazarı bölgesinde gazeteyi alıp sesli bir şekilde halka okumuşlardı. Gazete işçiyi bilgilendiren, işçiyi motive eden, işçiyi örgütleyen tartışmasız en iyi araçtı. Zaten o rolü üstlenmişti. Direnişin başarılı olmasında en çok gazetenin rolü olmuştur. Uluslararası dayanışma ve ülkede emekçiler arasında bir dayanışma yaratmıştı. Mesela, Habur Sınır Kapısında çalışan emekçilerden gelen bir haber çok etkili olmuştu. Direnişteki Ünaldı işçilerine bir bisiklet göndermişlerdi. Bisiklet çocuklarımız içindi. O mesajı okurken ben de ağlamıştım. Yine Almanya’daki işçi arkadaşlar kendi aralarında para toplayıp göndermişlerdi. Bu tip haberler ve ortaya çıkan sınıf dayanışması işçilerde büyük bir heyacan yaratmıştı.”
İşçiler direniş boyunca, Emek Partisinde izleyecekleri taktik ve politikaları konuşup tartıştılar. Direniş boyunca işçilerin partiyle diyologu hiç aksamadı. Direnişin önderlerinin Emek Partisiyle kurduğu ilişki, böylece sınıf mücadelesi tarihi, birikim ve deneyimlerinin paylaşılması direnişin başarıya ulaşmasındaki önemli etkenlerdendi. İşçiler, kitap boyunca partinin `hakkını` veriyor.
TANIDIK BİR İSİM: MUAMMER GÜLER
Dönemin Antep Valisi tanıdık bir isim: Eski İstanbul Valisi ve şimdinin AKP Mardin Milletvekili Muammer Güler. İsmi gibi, tavrı da tanıdıktı. İşçilere polisin saldırmasından bir gün sonra Valilikten yapılan açıklamada, “Bu işi yapanlar üç beş baldırıçıplaktır. Biz bunları yanına bırakmayız. Bunlar art niyetli işçilerdir” deniyordu. İşçilerden Cuma Uzun görüşmek için gittiği Valilikte Güler’e dair izlenminlerini şöyle anlatıyor: “Biz Dokuma İşçileri Derneği yöneticileri Valiliğe gelir gelmez tehditler başladı. Sürekli gözdağı veriyorlardı: ‘Bir daha güneş yüzü göremezsiniz’ diyorlardı. Bayağı tehdit ediyorlardı. Ondan sonra Dokuma İşverenleri Derneği Başkanı Yalçın Kounkoğlu geldi. Konukoğlu geldiğinde vali: ‘Yalçın bey şöyle oturun, Yalçın bey ne içmeyi arzu edersiniz? Yalçın bey bir ihtiyacınız var mı?’ diye onunla ilgileniyordu. En son ben dayanamadım. Cüzdanımdan kimliğimi çıkartarak valiye gösterdim. ‘O Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da ben değil miyim? Benimkinde ne yazıyor? Bir farklılık var mı?’” Vali Güler, Cuma Uzun’un dini duyarlılığını hissedince yanına çağırır: “Görüşmede vali bir ara beni yalnız olarak yanına çağırdı: ‘Yahu senin beraber yürüdüğün arkadaş Alevi. Sen onunla nasıl aynı yola girersin? Senin dinin ayrı, onun dini ayrı’ dedi.”
Anlaşılan Güler’in hikayeleri hala devam ediyor. Dink davasında sorgulanmaya dahi gerek görülmeyenler ve ‘görevini yapanlar’ ödüllendirilmeyi ‘hak’ ediyor elbet. Güler de bunlardan birisi ve AKP milletvekili. Ne diyelim, yönetenlerimiz ‘kadir kıymet’ biliyor!
SENDİKALARA DERS OLMALI
Direnişi örgütlemek üzere kurulan komiteler de işçilerin bizzat mücadeleyi örgütlemesi açısından belirleyiciydi: “O zaman komiteler oluşturduk yine. ... Direniş başlayınca, özellikle ufak işyerlerinden direnişe katılmayan birkaç işyeri oldu. Biz de dernekten ekipler çıkardık. Çalışan işyerleriyle konuşup ikna etmek ve kapatmalarını sağlamak için. İkinci ve üçüncü gün bu komitele sayesinde sanayi tamamen durdu.” Zaten 30 günlük direnişin kırılmadan ve kazanımla sonuçlanması, hem yönetici hem de direnişi örgütleyen işçi komiteleriyle başarıldı.
Ünaldı direnişi, diğer yandan ‘örgütlenilemez’, ‘işçiler bir araya gelmez’ diyen sendikal anlayışlara da bir ders niteliğinde. İşyerinde taşeronları bile örgütlemekten kaçınan sendikacılar için farklı şirketlere bağlı işçilerin örgütlenmesi mümkün değil. Ünaldı direnişi işte bu mücadele kaçkıncılığına da iyi bir ders veriyor. Ünaldı’daki 3-5 kişilik atölyelerden 50-60 kişilik işyerlerine kadar onlarca küçük ve orta ölçekli işletmenin işçileri, farklı şirket, işyeri, ücret vb. demeden örgütlenmeyi başarmış, taleplerini kabul ettirmişti.
Direnişi Nasıl Dokuduk
Hazırlayan: Ali Karadaş
Sayfa Sayısı: 278 sayfa
Basım Yılı: 2011 Aralık
Yayınevi: Evrensel Basım Yayın
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin`in “hükümet politikası haline getireceğiz” dediği Evlilik Okulları