Komünist Müslümanlar: Karmatiler

Hz. Peygamberin vefatının ardından Kur’an’ın ana mesajından uzaklaşmanın bir sonucu olarak İslam coğrafyasında İslam öncesi Arap topluma ait kabile aristokrasisi tekrar gün yüzüne çıkmaya başladı.

11:14:04 | 2018-11-01
-- Adversting 5 --

Komünist Müslümanlar: Karmatiler

Hz. Peygamberin vefatının ardından Kur’an’ın ana mesajından uzaklaşmanın bir sonucu olarak İslam coğrafyasında İslam öncesi Arap topluma ait kabile aristokrasisi tekrar gün yüzüne çıkmaya başladı. Özellikle Halife Osman döneminde fetihlerden elde edilen gelirlerin topluma eşit bir şekilde dağıtılmayıp sadece Ümeyyeoğulları arasında paylaşılması, birçok önemli merkez valiliğine ehliyet ve liyakat ilkeleri gözetmeksizin sadece halifenin akrabalarının ve taraftarlarının atanması bölgede yaşayan farklı kabile mensuplarında ciddi rahatsızlık yaşatmaya başladı. Bu durum İslam dünyasında sınıfsal farklılıkların artmasına dolayısıyla belirli bir zümrenin iktisadi ve siyasi egemenliğinin ile İslam’da feodalizmin baş göstermesine yol açtı.

Halife Osman döneminde toprak siyasetinde uygulanan değiş-tokuş yöntemi ile verimsiz toprakların daha verimli topraklarla mübadelesi sonucunda büyük toprak sahipleri ortaya çıktı. Konuyla ilgili yenilikçi İslam düşünürlerinden birisi olan Hintli Asghar Ali Engineer’in şu tespitleri oldukça dikkat çekicidir: ‘’Küfe valisi Said, kentteki toplumsal karışıklığın önlenmesi için Halife Osman’a mektup yazar. O da Küfe gibi diğer bazı kentlerde nüfus baskısını azaltmak için ekonomik bir karar alır. Bu karar Hicaz’daki Arapların ellerinde tuttukları topraklarla, fethedilmiş eyaletlerdeki arazilerin değiş-tokuş (mübadele) edilmesi uygulamasıdır. Örneğin Talha, Hicaz’daki bütün topraklarını satıp, arazi değiştirme izniyle Irak’ta çok büyük geliri olan geniş bir arazi ele geçirdi. Bu arazilerde çok sayıda köleler ve hizmetkârlar çalışıyordu. Pek çokları bu şekilde toprak sahibi oldu ve yeni bir sınıf belirgin bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Bu yönüyle Halife Osman dönemi, belki de İslami Feodalizmin başlangıcı sayılabilir.’’

Tarih bu şekilde seyrederken Halife Osman’ın öldürülmesi sonucu şiddetlenen ayrışmalar, İmam Ali’nin başa geçmesi ve ölümü, ardından gerçekleşen Kerbela faciası ile birlikte çok daha karmaşık bir hal aldı. Bölgede başından beri var olan Ümeyyeoğulları ve Haşimoğulları arasındaki siyasi çatışmalar, siyasetin itikada dönüşmesi sonucu gerek siyasi gerekse itikadi farklılıklara sebep oldu. Bu süreçte aristokrat sınıfı içinde bulunduran egemen ortodoks anlayış Ümeyyeoğulları nesepli Sünnilik olarak, Arap olmayan Müslümanları (Mevali), köleleri ve ezilmişleri de içinde barındıran heterodoks anlayış ise Şiilik olarak ortaya çıktı. Bu farklılıkların bir sonucu olarak İslam coğrafyası, Ali, Hüseyin ve Kerbela bayraktarlığında ve mehdici/kurtarıcı anlayış bağlamında (Mehdici anlayış o dönem ezilen ve horlanan kitlelere kurtuluş umudu vaat ediyordu, bu anlayış teolojik olmaktan ziyade ekonomi-politik bir anlayıştır.) ‘’Ali neslinin isyanları’’ diyebileceğimiz ekonomi-politik ve itikadi ayaklanmalara sahne olmaya başladı. Bunlardan birisi de Ortaçağ İslam dünyasında büyük yankı uyandıran ve kendinden sonraki din tandanslı devrimci halk hareketlerine gerek teorik-felsefi gerekse pratik anlamda referans olan Karmatiler idi.

Karmatilik öncesi bölgenin sosyo-ekonomik durumu

Halife Osman döneminde başlayan sınıfal farklılaşmalar, Abbasiler döneminde hız kazanmıştı. Toplum temel olarak dört sınıfa ayrılmıştı. Bunlar: Aristokrat zengin sınıf, Arap olmayan Müslümanlar (Mevali), Zimmîler (Gayrimüslim) ve kölelerdi. Aristokrat seçkin sınıfın tamamı Araplardan oluşur ve bu sınıfın dışında kalanlar Müslüman olmalarına rağmen bile ikinci sınıf insan muamelesi görülür, hatta Arap olmadıkları için tam Müslüman bile sayılmazlardı. Bir Mevali olan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin başına gelenler de bunun en somut örneklerinden birisidir. Ezilen bu kitleler otorite boşluğu buldukları her dönem iktidara karşı irili ufaklı birçok ayaklanma gerçekleştirdiler.

 

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Halife Osman döneminde başlayan İslami Feodalizm anlayışı, Emeviler ve Abbasiler döneminde de tüm hızıyla sürdü. Artan fetihlerle beraber elde edilen verimli ve stratejik topraklar, Halife Osman’ın Kureyşlilerin Mekke ve Medine dışına çıkamayacaklarına ve oralardan toprak sahibi olamayacaklarına dair yasağı kaldırılmasıyla beraber, ikta sistemi aracılığıyla Ümeyyeoğulları’nın ileri gelenlerine verildi. Halife Ömer döneminde toprak sistemiyle ilgili koyulan bu yasakların kaldırılması, Halife Osman’a muhalefetin en temel nedenlerinden birisi olan ve onun öldürülmesine kadar giden sürecin de en önemli hazırlayıcılarından birisi oldu. Bu sistemle beraber ticaret ve tüccar burjuvazisinin de temelleri atılmaya başlandı. Bu durum, İslam devrimiyle toprağın altına gömülen Kabile ve toprak aristokrasisini tekrar gün yüzüne çıkarmaya başladı. Konumuza muhatap olan topraklar ise Fırat ve Dicle yatakları arasındaki bölgede kalan ve Sevadu’l Basra diye adlandırılan verimli ve sulak arazilerdir. Halife Ömer döneminde Irak’ın fethedilmesiyle beraber bölgede Basra ve Kufe adında iki yeni yerleşim bölgesi kuruldu. Basra’nın doğu tarafı çöl, batı tarafı ise bataklık ve tuzluk olan ölü arazilerden oluşuyordu. Bu araziler ölü arazi olduğu için sadece %10 oranında öşür vergisi alınıyor ve bataklıkları kim verimli hale getirirse orası onun toprağı sayılıyordu.  Basra sevadında bulunan bu araziler, Halife Osman tarafından Emevi hanedanlığına adını veren İbn-i ʿAbd Şems'in torunu olan Osman b. Ebi’l-As es-Sakafiye ikta edilmişti. Hatta o dönem Basra’ya yerleştirilenlerin bölgedeki zor yaşam koşullarından dolayı Halife Ömer’e çok sık şikâyetler gitmekteydi. Bunun üzerine Basra’da arazileri verimli hale getirmek için çalışmalar başladı. Bölge fethedildiğinde, bölgede Sasani döneminden kalan çok sayıda Zenci esir bulunuyordu. Bunların bir kısmı Sasani ordusunda asker olarak çalışıyordu. Askerlik tecrübesi olan bu zenciler daha sonra İslam ordusuna dahil edildiler. (Bu kölelerin daha sonraki dönemlerde de savaşlarda yer aldığını görmekteyiz.) Kalan diğer zenciler ise şehrin varoşlarına yerleştirildiler. Özellikle Sevad bölgesinde yaşayanların arazilerde çalıştığına dair bilgiler mevcuttur.  Ancak Halife Ömer döneminde toprağa bağlı bir kölelik sisteminin tam olarak oluşturulmadığı görülmekle birlikte Halife Osman döneminde bu tarz bir sistemin tam anlamıyla oluştuğu, Emevi halifesi Muaviye döneminde ise zirve noktaya ulaştığı görülmektedir.Bu tuzlak arazileri kurutmak ve daha verimli hale getirmek için bölgedeki kölelerin sayısı yeterli olmayınca Afrika’dan Arap köle tüccarları vasıtasıyla yüz binlerce köle getirildi. Arazileri kurutmak ve verimli hale getirmek hayli zor olduğu için fiziki yapıları ağır çalışma şartlarına uygun ve dayanıklı olan Zenci köleler tercih ediliyordu. Köle sayısının fazlalaşmasıyla beraber bölgede büyük köle pazarları kuruldu. Kölelerin arazileri verimli hale getirip büyük çiftliklerin kurulmasıyla beraber özellikle Abbasiler döneminde bölgede ticaret gelişmeye başladı. Islah edilen arazilerde sulu tarım yapılmaya başlanmasıyla beraber şeker pancarı gibi ürünler ürünlerin ekimine geçildi. Böylelikle tüccar burjuvazisi ortaya çıktı. Kapitalizmin en sevilen çocuğu olan şeker kamışı tarlaları daha fazla insan gücüne ihtiyaç duyuyordu. Bu da daha fazla köle ve sömürü demekti. Bu köleler oldukça ağır şartlarda sadece karın tokluğuna çalışıyor ve insanlık dışı muamele görüyorlardı. Bataklıkların yanında çamurdan yapılmış kulübelerde yaşıyor, Arapça bilmedikleri için halkla iletişim kuramıyor ve sağlıksız şartlardan dolayı salgın hastalıklara yakalanıyorlardı. Hatta o dönem ‘’Zenci Hastalığı’’ diye tanımlanan veba salgını da bölgede binlerce insanın ölümüne yol açmıştı. Rutubetli, sıcak ve sulak alanlar vebanın yayılması için oldukça elverişliydi. Bu köleler, kendilerini bu durumdan kurtaracak ufak bir kıvılcım bekliyorlardı. Bu süreçte irili ufaklı birçok köle ayaklanma yaptılar ancak başarılı olamadılar. Emevi halifesi Mus’ab bin Zübeyr döneminde başlayan zenci köle ayaklanmaları Abbasiler döneminde zirve noktaya ulaştı. Bunların en önemlisi ise 860’lı yıllarda başlayıp Abbasileri derinden sarsan ve Karmati propagandanın yayılmasına zemin hazırlayan Zenc Hareketi’ydi.  Zenc hareketinin liderliğini Ehl-i Beyt soyundan geldiğini söyleyen Ali bin Muhammed namıdiğer Sahibuzzenc yaptı. Ali bin Muhammed, bataklıklarda çalışan kölelere ve tüm ezilmişlere özgürlük ve yeni bir dünya vaat etti. Bu vaadinin referansını da Kur’an’ı Kerim’in ‘’Kölelere Özgürlük!’’ (Beled 13) ve  “Allah müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır.” (Tevbe 111) ayetlerine dayandırdı. Hatta bayraklarının üzerinde bile Tevbe suresinin 111. ayeti yazılıydı. Zencler bu referanslardan yola çıkarak açıkça şunu söylüyorlardı; bir insanın sahibi ve efendisi yalnız Allah olabilir, onun dışındaki tüm otoriteler ve efendiler yıkılacaktır!

 

Ali Bin Muhammed, Ali Şeriati’nin Hz. Peygamberi tanımlarken kullandığı ‘’ 5 bin yıl sonra bir insan bulmuştum; Allah'tan söz eden, Efendiler için değil, köleler için’’ tanımlamasının Abbasi dönemindeki izdüşümüydü. Ali bin Muhammed tüm köleleri ve mustazafları harekete geçirerek köleleri sömüren toprak sahiplerine savaş açtı. Basra bölgesinde araziler ele geçirildi, köle sahipleri öldürüldü ve El Mutahhare (Özgürlük Şehri) adında bir şehir yani yeryüzü cenneti kuruldu. Bu şehirde hayat süren ezilmiş kitleler 14 yıl boyunca yoğun Abbasi saldırılarına maruz kaldılar ve çarpıştılar. Bu süreçte Zencler, bölgedeki birçok şehri ele geçirdiler, kendi adlarına para bastılar, vali atadılar ve hutbe okuttular. Takvimler miladi 883 yılını gösterdiğinde ise 15. Abbasi halifesi Mutemid’in kardeşi el-Muvaffak tarafından büyük bir askeri kuvvetle ‘’Özgürlük Şehri’’ne saldırı düzenledi. Oldukça şiddetli çatışmalar yaşandı. Beş yüz bine yakın insan katledildi. Ali bin Muhammed ise tüm tekliflere rağmen geri çekilmeyerek çarpışarak hayatını kaybetti ve El Mutahhare düştü. Esir olarak alınanlar ise Abbasi sarayı yakınlarında kurulan sosyal hayattan yalıtılmış harabe bir esir kampında, hayvan ve insan leşi ile bir kuru somun ekmek yedirilerek cezalandırıldılar. Şehir belki düştü ama bölgede oluşturduğu ortam ve umut ışığı Karmati hareketinin de gelişmesine zemin hazırladı.

Zenc isyanının en büyük kazanımı, isyandan sonra bölgedeki arazilerde köleliğe dayalı bir sistemin bir daha kurulamamış olmasıdır. Fransız şarkiyatçı Louis Massignon ‘’Karmatiliği, Zenc hareketinin devamı olan sosyalist bir hareket’’ olarak görmektedir. Zenc hareketi, Abbasilerin otoritesinin zayıflamasına sebep olmuş ve böylece Karmati öğretinin bölgede yayılmasını hızlandırmıştır. Karmati hareketinin lideri Hamdan Karmat, Zenc lideri Ali bin Muhammed’e, ‘’Sende asker var, bende ise program var’’ diyerek bir mektup yazıp birliktelik teklif etmişse de bu birliktelik o dönemin şartları içinde mümkün olmamıştır. Bu mektuptan da anlaşılacağı gibi Karmatilik, Zenc hareketinin oluşmaya başladığı dönemde de bölgede propaganda çalışmalarını yapmaktaydı. Zenc hareketinin Karmatiliğe katkısını, sadece uygun politik zemini hazırlama noktasında değerlendirebiliriz. Çünkü, Zenc ayaklanması bölgede zor şartlar altında yaşayan kölelerin özgürleştirilmesinden ve daha iyi şartlarda yaşamından başka bir amacı taşımayan ve felsefi bir temele dayanmayan, kitlesinin büyük bir çoğunluğu sadece siyahi kölelerin oluşturduğu sosyal tabanlı bir ayaklanmaydı. Ayaklanmaya köylüler, bedeviler ve Karmatilerden de küçük bir grup destek vermiş olsa da büyük çoğunluk zenci kölelerden oluşuyordu. Oysa Karmatiler, köylüler, işçiler, küçük esnaf, çeşitli Arap kabileleri, Arap olmayan Müslümanlar ve Zımmiler’den oluşan, felsefi temelleri oluşturulan eşitlik temelinde sosyal, siyasi ve iktisadi alternatif bir yaşam kurma hedefi olan Komünal bir hareketti.

 

Karmati isminin kökeni

Karmati kelimesinin kökeni hakkında konu üzerinde araştırma yapan birçok ismin farklı görüşleri bulunmaktadır.  Karmatiliği hem tarihsel hem de sosyolojik açıdan incelediğimizde bu kelimenin Karmatiliğin kurucusu Hamdan bin Eş’as’ın fiziksel özellikleri ile hareketin sosyolojik ve teolojik arka planını yansıttığını görmekteyiz. İslam tarihçisi İbnü’l Esir’e göre Karmati (Kermite) Nebati dilinde kızıl gözlü ve kısa bacaklı anlamına gelmektedir. Hamdan bin Eş’as’ın da kızıl gözlü ve kısa boylu olduğu bilinmektedir. Rus Araştırmacı Vladimir Alexeyevich Ivanov, Karmati isminin kökeninin bölge halkı arasında pek yaygın olan köylü-çiftçi yani ezilen anlamına geldiğini de belirtmektedir. Aynı zamanda Karmatilik, son imam ve mehdi olarak Cafer-i Sadık’ın torunu Muhammed bin İsmail’i kabul edenler olarak tanımlanmaktadır. Bu görüşlerin üçü de isabetlidir. Karmatilik, kızıl gözlü ve kısa boylu olan Hamdan bin Eş’as’ın kurduğu köylü ve çiftçi temelinde tüm ezilenleri kapsayıp, sosyal adalet davasını güden İslam tandanslı bir kurtuluş ve düşünce hareketidir.

Karmatiliğin teolojik kökeni

Karmatilik, bir Şii mezhebi olan İsmaili bir hareket olarak doğmuşsa da sonraki dönemlerde siyasi ve itikadi anlaşmazlıklardan dolayı Fatimilik sonrası İsmaililer’den ayrılmıştır. İlk dönem İsmaililik, altıncı İmam Cafer-i Sadık’ın ardından imametin Cafer-i Sadık’ın büyük oğlu İsmail’e geçtiğine ve İsmail’in vefatının (Cafer-i Sadık’tan önce vefat etti.) ardından da imametin onun oğlu Muhammed bin İsmail’e geçtiğine inanlara verilen isimdir. İlk dönem İsmaililer, sadece yedi imamın (Ali, Hasan, Hüseyin, Ali Zeyn el-Abidin, Muhammed el-Bakır, Cafer-i Sadık, Muhammed bin İsmail) imamlığına inanmaktaydılar. Ancak, ilk Fatimi halifesi olan Abdullah’ın İsmaililikte yaptığı reformla kendisini imam ilan etmesinden sonra İsmaililikte bölünmeler yaşandı. Son imamın ve mehdinin Muhammed bin İsmail olduğuna ve geri döneceğine inananlar Karmatiler, imametin Cafer-i Sadık’ın soyundan gelenlerce devam ettiğine ve Muhammed bin İsmail’den sonra yeni imamın Fatımilerin kurucu olan Abdullah olduğuna inanlar ise Fatımiler olarak adlandırıldı.

Bir köylünün başlattığı devrim

İsmaili doktrin, bir dönemler Emevi zulmüne karşı kurtuluş çığlığı olan Abbasi devletinin, iktidarın doğası gereği despotik bir yönetime dönüşmesi sonucu Abbasi despotizminden yılmış, iktisadi zorluklarla karşı karşıya kalmış ezilen kitlelere mehdi inancı temelinde adeta bir yeryüzü cenneti ütopyası sunmaktaydı. İsmaili doktrin, önce İran Huzistan’dan daha sonra birleşik propagandanın merkezi olan Suriye’nin Selimiye beldesinden çeşitli bölgelere gönderilen dailer (Propagandacı / örgütçü) aracılığıyla yayılmaya başladı. Bu dailerden birisi de Güney Irak’a gönderilen Hüseyin Ahvazi’ydi. Ahvazi,  9. Yüzyılın ortalarında Kufe’nin Sevad bölgesinde bir köylüyle karşılaşır. Köylüyle aralarında şöyle bir konuşma geçtiği aktarılmaktadır:

‘’Köylü, Ahvaziye, ‘Yorgunsan, öküzüme binebilirsin!’ dedi. Ancak Ahvazi, ‘Hayır, binmek için emir almadım!’ cevabını verdi. Köylü: ‘Sanki emir almaksızın bir şey yapmaz gibi görünüyorsun’ dedi. Ahvazi, ‘Evet’ dedi. Köylü: ‘Kimden ve niçin emir alırsın?’ diye sordu. Ahvazi, ‘Benim ve senin, dünya ve ahreti olan herkesin sahibinden!’ dedi. Köylü iyice şaşırdı.’Ey muhterem, senin dediğin Allah’tan başkası olamaz!..’ deyince Ahvazi,doğruladı. Köylü iyice şaşırarak, ‘Gitmek istediğin köyden ne istiyorsun?’ Ahvazi cevapladı: ‘Elimde Allah'ın keşfedilmemiş sırlan ve hikmeti var. Bununla, gideceğim köyün ahalisini tedavi edip iyileştirmek istiyorum. Zira öyle emir aldım.’ köylü artık dayanamadı: ‘Ey muhterem, Allah aşkına, bu ilim irfandan, Allah’ın sır ve hikmetinden beni de haberdar et! Beni kurtar ki, Allah da seni kurtarmış olsun!..’ Ahvazi olmaz dedi: ‘Uygun değildir, çünkü senden söz ve bağlılık andı almış değilim!’ dedi. Köylü, yalvarmaya başladı... Sohbet bu minval üzere devam ederken, nihayet bir kenara oturdular. Sorma sırası yolcudaydı: ‘Adın nedir?’köylü, ismini söyledikten sonra yolcuya şu teklifi yaptı: ‘Buyurun bize gidelim, orada sana çok sayıda eş-dost getiririm. Bağlılık andı alırsın.’ Ahvazi, teklifi kabul etti; eve gittiler, halk çevresinde toplandı. Yolcu, halktan bağlılık andı aldıktan sonra Mehdi’den söz açtı, pek çok şeyden bahsetti.’’(1)

Hüseyin Ahvazi, vefat edene kadar bu köyde yaşadı ve İsmaili öğretiyi anlattı. Son derece dinine bağlı ve ibadetlerini titizlikle yerine getiren bir kişiydi. Köyde kısa sürede büyük güven kazandı. Ahvazi vefat ettikten sonra yerine yolda karşılaştığı köylü geçti. O köylü, Karmatilerin kurucusu olan Hamdan bin Eş’as diğer bir adıyla Hamdan el Karmati idi.

Hamdan Karmat, Hüseyin Ahvazi’nin ardından bölgeye baş dai olarak atandı. Hamdan, hemen örgütlenme çalışmalara başladı. İlk başta hareketin omurgası denilebilecek üçlü bir ekip oluşturdu. Bunlardan birincisi ve en önemlisi hareketin teorisyeni sayılacak Hamdan’ın kayınbiraderi Abdan’dı. İkincisi ise hareketin devrimci ve militan yönünü yansıtan Ebu Said el Cennabi’ydi. Üçüncüsü ise örgüt faaliyetlerinde ustalaşmış olan İbn Zikreveyh idi. Hamdan, çeşitli bölgelere gönderdiği dailer aracılığıyla öğretiyi yaymaya başladı. Bu dailer oldukça gizli çalışma yapıyor, kod adını kullanıyor ve birbirleriyle şifre yöntemiyle haberleşiyordu. Çoğu araştırmacı, tarihte kod adını ve şifre ile haberleşmeyi kullanan ilk örgütün Karmatiler olduğunu aktarmaktadır. Bu dailer aracılığıyla öğreti, Kufe Sevad bölgesinden başlayıp İran, Suriye, Bahreyn, Mısır, Orta Asya, Yemen ve Hindistan dolaylarına kadar yayılmıştır. Bu süreçte Karmati hareketi bölgedeki Arap kabilelerinden ciddi destek görmüştür. Bölgede son derece kitselleşen Karmatilik, yaklaşık 400 bin kişilik sempatizan bir kitleye sahip olmuştur.

Kimi araştırmacılara göre Dailer, daveti kabul edenlerden ‘’Karmati Yemini’’ denilen bir ahd-u misak alıyor daha sonra ise bu kişileri yedi veya dokuz aşamalı bir eğitim sisteminden geçiriyorlardı. Dailer propagandalarını, bölgede var olan iktidardan herhangi bir nedenle rahatsızlık duyan, baskılara uğrayan ezilen ve horlanan tüm kitlelere yapıyorlardı. Bu propagandaların içeriği kitlelerin dini inançları ve kültürel yapılarına göre farklılık göstermekteydi. Daveti kabul edenlere hem ezilmişlere yardımcı olmak hem de hareketi daha iyi bir noktaya getirmek amacıyla beş aşamalı vergi yükümlülüğü sistemi getirildi. Daveti kabul eden her köye güvenilir bir sorumlu atandı. İlk olarak herkesten ‘’futra’’ adında birer dirhem alındı, daha sonra bunu ‘’hicre’’ denilen birer dinar devam ettirdi. Aradan belirli süre geçtikten sonra üçüncü aşama olarak herkesten yedi dinarlık ‘’bülğa’’ adlı vergi alınmaya başlandı. Bu sürenin sonunda İslam tarihinde bir ilk olan hums yani malının beşte birini verme vergisi getirildi. Bu aşamadan sonra ise, son aşama olan komünal paylaşıma geçildi. Hamdan Karmat bu son aşamayı şu sözleriyle duyurdu: ‘’Madem mülk insanoğluna ait değil, Allah’ındır diyoruz. O halde biz de Allah'ın kulları olarak o malları ortaklaşa kullanma, onu kimsenin özel malı yapmama ve herkesi ondan eşit oranda yararlandırma hak­kına sahibiz. Madem Allah bize nimetlerini bahşetti. Biz de bundan yararlanalım. Allah, bizi ortakçılıkla imtihan edecek...”

Ülfet denilen bu son aşamada ‘’Mülk Allah’ındır’’ bilincinden hareketle herkes kazandığını ve mallarını halkın evi/kamu evi denilen ortak bir yere getiriyor, bu mallar buradan da ihtiyaç ölçüsünde herkese eşit bir şekilde dağıtılıyordu. Böylece toplumda aç, susuz ve yoksul insan bırakılmıyordu. Karmatiler bu sistem için Ali İmran suresinin 103. ayeti ile Bakara suresinin 219. ayetini referans almaktaydılar. Özel mülkiyet olarak sadece kılıç ve teçhizat vardı. Bunun dışındaki her şey paylaşılıyordu. Toplumda bu tarz paylaşımla ekonomik darboğazdan kurtulduktan sonra ‘’Ülfet geceleri’’ adı altında şölenler düzenlenmeye başlandı. Bu şölenlerde insanlar eğleniyor, gençler birbirleriyle tanışıp daha sonra evleniyorlardı. Bu geceler, ‘’Kadın ile erkek bir araya geldiğinde zinadan başka bir şey düşünülemez.’’ diyen Sünni Ortodoks anlayışın iddia ettiği gibi kadınların ortaklaşa kullanımı zemininde olmuyordu. Tam tersi bu toplantılarda nikâhlar ve boşanmalar kamuoyuna ilan ediliyordu. Yaşanan kadın ve erkek birliktelikleri de herkese ilan edilen bir anlaşma zemininde oluyordu. Sünniliğin asırlardan bu yana iftira ettiği gibi ‘’Mum Söndü’’ değil, karşılıklı rıza usulü ve ilan (nikah) söz konusuydu. Karmatilerde herkes emeğe dahil ediliyor, çocuklar bile tarlalara konan zararlı kuşları kovuyorlardı.

Bu vergi sistemiyle iyice güçlü hale gelen Karmatiler, Kufe’nin Sevad bölgesindeki Mühtemabaz köyünde düşkünler ve ezilmişler için sığınma evi şeklinde de tanımlanan ‘’Daru’l- Hicre’’ adında bir şehir kurdular. Şehrin isminin bu şekilde seçilmesi de Hz. Peygamberin Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Medine’nin bir isminin de Daru’l Hicre yani ‘’Hicret - Göçmenler evi’’ olmasından kaynaklanmaktadır. Daru’l Hicre,  Abbasi despotizminden kaçan göçmenlerin bir sığınağı olmuştur. Bu şehirde, aynı zamanda eğitim öğretim ve savunma faaliyetleri öğretiliyordu. Daru’l Hicreler sadece Irak’ın Sevad bölgesiyle sınırlı kalmayıp Yemen, İran, Kuzey Afrika ve Bahreyn’de de kuruldu. Karmatiler, davetlerini kabul eden her insanı dört dereceye ayırarak çeşitli eğitimlerden geçirirlerdi. İlk aşama 15-30 yaş grubu kapsardı. Bu aşamada Karmatiliğe teolojik ve felsefi olarak giriş yapılır, zahir ve batın konuları anlatılır, konuyla ilgili İhvan-ı Safa risalelerinin basit bölümleri okutulurdu.  İkinci aşama 30-40 yaş grubunu kapsamaktaydı. Bu aşamada Karmatiliğin temelleri oturtulmaya başlanır, büyük Karmati önderlerin görüşlerini incelenir ve İhvan-ı Safa mensuplarını koruyup kollamak ve halka anlatmakla görevlendirirlerdi. Üçüncü aşama da 40- 50 yaş grubunu kapsar. Bunlar tanrısal söylemleri, Karmati felsefesine göre yorumlar ve anlatılardı. Bu grup, Karmati felsefesine göre doğruyu yanlışı seçme niteliğini taşıyorlardı. Dördüncü ve son aşamadaki kişiler ise ‘’Allah’a yaklaşmış kişiler’’ olarak tanımlanır, felsefeyi en iyi anlamda kavramış grup olarak tanınırlardı. Bu derecelerdeki eğitimlerin hepsi yedi aşamadan oluşurdu ve bu aşamalarda Karmatiliğin teorisyeni olan Abdan’ın kitapları aşama aşama okutulurdu. Bu eğitimlerde felsefeden, teolojiye, iktisattan sosyolojiye kadar birçok konu anlatılıyordu. Aynı zamanda hareketin teolojik, felsefi ve sosyal temelleri öğretiliyordu. Karmatiler, sadece iktisadi temelli değil, İlmi ve kültürel faaliyetlere de oldukça önem veren bir hareketti. Gerek içeriği gerekse ilmi ihtişamı açısından İslam düşünce tarihinde oldukça önemli bir yer elde eden İhvan-ı Safa (Gönlü arınmış ve temizlenmiş sadık dostlar/kardeşler) risaleleri Karmatilerin eğitim ve öğretim alanındaki başarısını göstermektedir. 51 risaleden oluşan bu külliyat matematik’ten felsefeye, psikolojiden hukuka teolojiden biyolojiye kadar birçok bilgiyi içermektedir. Karmatiliğin felsefi temelleri anlatan bu eserler, ortaklaşacı bir çalışmanın ürünü olup İslam dünyasında derin bir felsefi ve kültürel miras bırakmıştır. Bu risaleler, temelde hakikati aramak, malı mülkü önemsememek ve ondan uzaklaşmak amacını taşımaktı. Gerçek kimlikleri bilinmeyen arınmış ve temiz kardeşler (İhvan-ı Safa), Karmatiliğin beyin takımıydı. Bu risaleler bir İsmaili dainin oğlu olan İbn Sina’yı da derinden etkilemiştir. Risaleler, matematik, astronomi ve psikolojide Pisagor; mantıkta Aristo; metafizikte Eflatun; ahlakta Sokrat; din felsefesinde ise Farabi’yi benimsemişlerdir.(2) Risaleler, asırların ütopyası ‘’Hayırlılar/Erdemliler Devleti-Kenti’’nin en önemli savunucuları olmuşlardır.

                                                                                                                                                                                                                     En düzenli yapıyı ise bir dönem İran bölgesinde dai olan daha sonra ise Bahreyn’e gönderilen ve bölgenin ileri gelen kabilelerinden birinin kızıyla evlenip nüfusunu oldukça arttıran Ebu Said el Cennabi’nin kurduğu Bahreyn Karmati devletiydi.

Konuyla ilgili ayrıntıları Ebu Said el Cennabi’nin kurucusu olduğu Bahreyn Karmati devletini yıkılma dönemine yakın bir tarihte ziyaret eden İsmaili Seyyah Nasır-ı Hüsrev özetle aktarmaktadır. Hüsrev, kale içinde kurulan bu şehrin, istişare; yani ortak akıl ile yönetildiğini belirtiyor. Bahreyn Karmatileri’nin kurucusu olan Ebu Said el Cennabi kendinden sonra altı oğlunu yerine atamış ve ‘’Halkı adaletle yönetsinler, birbirine aykırı harekette bulunmasınlar.’' vasiyetinde bulunmuştur. Bu altı yöneticinin aynı zamanda altı tane de danışmanı vardır. Ve bunlar ne iş yapacaklarsa birbirlerine danışarak yapmaktadırlar. Hüsrev aynı zamanda halktan vergi alınmadığını (Ülfet sistemine geçildiği için vergiye gerek kalmıyor.), bir insan işini kaybettiği, yoksul düştüğü zaman ona ortak hazineden destek olunduğunu ve bunun için herhangi bir ücret istenilmediğini, faizin ise kesinlikle yasak olduğunu belirtiyor. Şehre yabancı birisi geldiğinde kendisini idame ettirecek ve işini kuracak kadar yardım yapılıyor ve emeğe dâhili sağlanıyordu. Ayrıca Hüsrev’in aktardığına göre, üretim araçlarında özel mülkiyetin olmadığı “sosyalist” bir yapılanmanın olduğu da göze çarpıyor. Değirmenlerde halk için un üretiliyor ve bu un halka ücretsiz biçimde dağıtılıyordu. Şehirde herkesin birbirine güvendiğini kimsenin hırsızlık yapmadığını da aktaran Hüsrev, yöneticilerin halkın arasına karıştığını, halktan birisi soru sorduğunda ya da eleştirdiğinde onlara yumuşak cevap verdiğini ve halkla aralarında uçurum olmadığını anlatıyor. Hüsrev, şehirde İranlı bir tüccar tarafından yapılan bir mescidin olduğunu da belirtiyor. Karmatilerin şehirlerinde sadece bir mescide yer vermelerinin sebebi de, hem riyaya karşı olmaları hem de ruhban sınıfının oluşmasını engel olmak istemelerinden kaynaklanıyor.

Konu Bahreyn Karmatilerine gelmişken, Ebu Said el Cennabi’nin Abbasi Halifesi Muktedir’e yazdığı mektuba da değinmekte fayda var:

“Besmele ve Hamdüsenadan sonra, akıbet, Allah’tan korkup korunanlarındır. Allah’tan korunmaya davet eden, O’nun emirlerini yerine getirip icra eyleyen ve Resulullah’ın izinden yürüyen Ebu Said el Cennabi’den, murdar ve pislerin komutanı Abbas oğluna!

Bundan sonra, Allah, sana işlerin doğru noktasını bildirsin; aldanma yollarına sapmaktan ve bahanelerine yapışmaktan seni uzaklaştırsın. Devletin, tükenmek ve yok olmaya yüz tutmuştur. Buna karşılık, Allah’ın sevgili ordusu, galip gelmek ve seni ele geçirip boynunu vurmak üzeredir. Bu ordu, senin hükmettiğin diyarların kalelerini teker teker ele geçiriyor, surlarını yıkıyor. Saray kapına ha dayandı, ha dayanacak... Oradaki Harem’e baskın yapıp, zorla şerle içindekileri çil yavrusu gibi dağıtacaktır. Başına topladığın bunca kuvvetin de perperişan edilmesi yakındır. Tüm bunlar ortada iken, beni tehdit eden mektubun elime geçti.

Bakıyorum ki, sözlerine gönderme yaptığın yüce zevata ve ululara yalvarıp yakararak, onları zikrederek medet umuyorsun... Şunu iyi bil: Zafer kisvesini giyinmiş, gazap kılıcını kuşanmış, Arapların yardımına muhtaç olmaksızın, hiçbir münkirin kınamasından etkilenmeyip Allah yolunda yürüyen İmam; heybetli bir aslan gibi sana karşı çıkmıştır. Bu, Allah’ın lütfudur; onu, istediğine verir...

Yemin ederim ki, (Ey Abbasoğlu), nefsin seni aldatmış; eremeyeceğin makama gözünü dikip tamah edersin ve bulamayacağın mertebeyi sana hoş göstererek, seni hırslandırmıştır. Bunun için kalktın, Kâtiplerinin hakkımda görüş birliği içinde söyledikleri şeyi alıp yazdırdın; beni, kötülüklerle andın, karalayıp lekeledin ve çirkin sıfatlarla nitelendirip damgaladın. Oysa sizler, işleye geldiğiniz suçlardan ötürü sorguya çekileceksiniz.

Hacca gidenleri öldürmek, şehirleri harap etmek ve mescitleri yakmak türünden bize isnat edilenlere gelince; vallahi, bunları, her şey ayan beyan ortaya çıkıp her turlu gerekçesi oluştuktan sonra yaptım. Olanlar güneş gibi apaçıktı. Öldürttüklerimden bazıları, iyi ve salih insanlar olduklarını ileri sürdülerse de, ben onların fısk-u fucur içindeki kotu insanlar olduklarını anladıktan sonra öldürme eylemine başvurdum. Dolayısıyla, kotu yolda olanlar ve yozlaşanları Allah’ın hükmüyle cezalandırdım.

Ey Abbasoğlu! Onlar adına benimle tartışmaya girip, davaya Kur’an’dan delil getiren adam! Sen ki; her turlu içkiyi zıkkımlanırsın, çalgı çalıp cengi ve rakkaseler oynatırsın; yabancı erkeklerin karşında çalıp oynamasına, gılmanların boynuna sarılıp kucağına oturmasına heveslenirsin, çeşit çeşit fisk-u fucur ve bu arada livata ile vakit geçiren kişisin. Allah’ın hangi ayetinde bu tur işlere cevaz verilip meşru kılınmıştır? Oysaki bu işleri yapanlar; tüyü bitmemiş yetimin hakkım gasp edip el koyanlar sizin gibileridir. Her turlu haram ve gayri meşru kazanç yollarına başvuranlardır. İyi insanların camilerini yakıp yıktığımı soyluyorsun. Doğrudur; bu tür camilerin hepsini yaktırdım! Çünkü o ibadet yerine gidenlerin çoğu, Allah karşısında yalan söyleyip riyakârlık yapıyordu. Her turlu yozluğu, sapıklığı buralarda kararlaştırıp Allah Şeriatı diye gösteriyorlardı. Oralarda bizzat Allah’ın peygamberine iftira edilip, sapkın yollar meşru gibi gösteriliyordu. Böyle cami ve mescitlerden, yakılıp yıkılmaya ve viran olmaya daha layık ve müstahak hangi mekân olabilir ki? (Kur’an bu namazları Maun suresiyle lanetlemiş ve bu tarz camileri de Mescid-i Dırâr (Zarar Mescitleri) olarak tanımlamıştır. (Tevbe; 107 - 110) Ayrıca dinler tarihinde bu tarz mescitleri yıktıran ilk peygamberde Hz. Muhammed’dir.)

Beni Allah’la korkutmana gelince; doğrusu iftiralarına ve kor cesaretine şaşırdım. Allah’ı, senden daha az tanıdığımı mı sanıyorsun? Hâlbuki sen; Müslümanların mallarını, hizmetçi ve uşaklarla yağdanlıklarına veriyorsun. Senin hadım harem ağalarının adlarını, her Allah’ın günü hutbelerde okunuyor. Minberlerde çocuklar ile gılmanlara dua ettiriyorsun. Böyle yapmanı Allah mı emretmişti yoksa? Allah’a iftira mı ediyorsun?

Beni, haksız yere “Mehdi” lakabı takınmakla suçluyorsun. İyi güzel de, senin unvanın ne: Emir-ul Muminin Muğiys’billah (Muktedirbillah)! Herhalde senin aldığın o şaşaalı Unvandan daha kotu değildir Mehdi unvanı almak. Güya Muktedirbillah unvanı taşıyorsun. Yani Allah’ın kudretine maliksin veya O’ndan güç kuvvet alıyorsun! Bak hele sen! Hangi orduyla savaşıp onu yenebildin; hangi düşmanı elde kılıç kovaladın? Dolayısıyla, sen değil Muktedirbillah olmak; olsan olsan fasıkların emiri olursun. Müminlerin emiri olmak sana yakışmaz çünkü... Hem Emir-ul Muminin lakabını taşıyıp böbürleniyorsun, hem de bazı hizmetçilerini hükümet ve devlet işlerinde görevlendiriyorsun. Hükümete işi düşen de, bu yağdanlık ve hizmetçilere ‘efendim, sultanım’ şeklinde hitap ediyor. Şimdi karar ver; benim Mehdi olmam mı iyi, yoksa senin Emir-ul Müminin olman mı? Hangisi iman yoluna daha yakındır? Bir de bana bak! Kabilesi ve yakınları arasından cıkmış biriyim. Hürmet ve itaat, onlar için yaptıklarımdan kaynaklanıyor. Beni yüceltmiş, şan ve şeref vermişlerdir. Onlar sayesinde, onlarla birlikte yükseldim...

Bundan sonra beni tehditle, şimşek çakar gibi korkutmana lüzum yok. Her neye niyetlenmişsen niyetinde dur ve neye teşebbüs etme fikrinde isen, hemen yapacağını yap. Allah arkamdan bana yardımcıdır; o ne güzel Mevla’dır ve ne iyi arkadır! (Elhamdülillah ve sallallahü ala hayri’beriyyetih ve alihi ve isretih) ‘’(3)

Yukarıdaki mektupta da görüleceği gibi Cennabi, günümüzde bile hala devam eden karalamalar ve iftiralara en sert dille cevap vermektedir.

Yeri gelmişken Bahreyn Karmatileri’nin Hacerul Esved’i Mekke’den alıp Ahsa’ya getirmesi konusuna da değinmek gerekir. Ebu Said el Cennabi’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Ebu Tahir El Cennabi, Mekke’ye bir sefer düzenleyerek Hacerulesvedi alarak Ahsa’ya götürmüştür. Ebu Tahir’e göre bu bir tevhit hizmetidir. Ebu Tahir bu eylemini Abbasi halifesi Muktedir’e yazdığı mektubunda şu şekilde savunmuştur: ‘’ Eğer bu ‘Allah’ın evi’ dediğiniz yer, gerçekten öyle olsaydı hiç kuşkusuz gökten üstümüze ateş yağardı. Ama durum hiç de öyle değil. Biz o Kâbe’de hiç aralıksız cahiliyye haccı yapmaktayız. Gerçek şu ki, Arşın Rabbi olan Allah ne ev edinir ne de sığınak.’’ Ebu Tahir’in yaptığı bu eylemin 2. Halife Ömer’in şu sözlerinde de vücut bulduğunu görmekteyiz: ‘’Allah’a yemin olsun ki ey taş, sen sadece bir taşsın. Ne zarar vere bilirsin ne yarar sağlayabilirsin. Ama Tanrı Elçisi’nin seni öptüğünü gördüğüm için sana dokunuyorum.’’ Açıkça anlaşılacağı üzere Karmatiler riyakârlığa oldukça karşı olan ve bunları yaptıkları radikal eylemlerle ortaya koyan bir harekettir. Ancak, dinlerinin temelini riyakârlık ve Allah ile aldatma oluşturanlar, Karmatilerin bu nebevi ve tevhidi eylemlerini anlamayarak onları karalama kampanyasına girişmekten geri durmamışlardır. 

Karmatiler, esnafların desteğini almak ve esnafları örgütlemek için şehirlerde büyük İslami lonca sistemini kurmuşlardır. Karmatiler, bu bakımıyla aynı zamanda günümüzde Ahilik / Fütüvvet anlayışının ve lonca sisteminin de kurucularıdır. Hatta Massignon’a göre ilk İslami sendikal hareketi de Karmatiler başlatmıştır.

Din temelinde gelişen Müslüman Komünal Karmati hareketi, Ortaçağ İslam dünyasında yaklaşık 150 yıl ayakta kalmayı başarmış gerek pratik anlamda gerekse felsefi ve teorik anlamda kendinden sonraki birçok harekete öncülük etmiştir. Karmatiler, Fatimiler ve Karmatiler bölünmesinden sonra içlerinde gerek siyasi gerekse itikadi çatışmalar yaşamakla beraber, yoğun baskılar sonucunda 11. Yüzyılın sonlarına doğru etkilerini yitirmişlerdir. Şehirleri tahrip edilmiş, kitapları yakılmıştır. Karmati olduğu için esir alınanlar, işkencelerden geçirilmiş, tüm uzuvları parçalanıp şehir şehir dolaştırılmıştır. Ünlü İslam tarihçisi Taberi, Karmatilerin uzuvlarının parçalandığını daha sonra ise teşhir edildiğini ve teşhir esnasında kitlelerinde tekbir getirerek zafer naraları attığını belirtmiştir. Karmati liderlerinin vahşi bir şekilde katledilmesini Makrizi şöyle anlatıyor: ‘’Halife Muktefi Billah, kentin doğu tarafından bir idam platformu oluşturulmasını emretti. Bu platformun kenarı yirmi arşın, yüksekliği on arşındı. Platforma merdivenle çıkılıyordu. Karmatilerin önde gelenlerinden üç yüz altmış kişi platformun yanına getirildiğinde kumandanlar ve halk toplanmış bulunuyordu. Karmatiler platforma çıkarıldı. Katledilecek kişi yüzüstü yere yatırılıyor ve infaz, organların şu sırayla doğranmasıyla gerçekleştiriliyordu: Sağ el, sol ayak, sol el, sağ ayak ve nihayet kafa. Kesilen her organ, halk görsün diye platformdan aşağı atılıyordu. Bazı Karmati önderler, daha çok acı çeksinler diye ateşe kızdırılmış demir çubuklarla dağlamaya tabii tutulduktan sonra doğranmışlardır.‘’ (4) Bu akıbete maruz kalanlardan birisi de bir Karmati daisi olan Hallac-ı Mansur’dur. Konuyla ilgili Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk şöyle demektedir: ‘’Hallac’ın, bir proleter mevali çocuğu olarak Karmatiliğin içinde olduğunda kuşkuya mahal bulunmadığını tespit etmiş bulunuyoruz.’’Hallac-ı Mansur’un yaydığı fikirler felsefi, teolojik ve sosyal anlamda Karmatilikle aynıdır. Hallac’ın şu sözleri de Karmati felsefe ile olan ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır: ‘’Tevekkül, bir kentte yemek yemeye senden daha muhtaç biri bulunduğunu bildiğin zaman, yemek yememendir.’’ ve ‘’Allah’tan emin olan insan, yalnız başkalarının ihtiyaçlarını gidermek için kazanabilir.’’ Hallac-ı Mansur’un idam edilmesinin arkasında yatan sebep teolojik değil, siyasidir. Keza Enel Hak söylemi de, teolojik bir söylem olmaktan ziyade ekonomi politik bir söylemdir. Kendini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ilan eden ve insanlar üzerine bir zorba olan Abbasi saraylarına, halifelerine ve kula kulluğa karşı bir haykırıştır. Özetle Hallâc-ı Mansûr'un Enel Hakk'ı siyasal, ekonomik ve sosyal bir başkaldırıdır. Bu başkaldırı, Karmatiler'in teorik eksendeki sufistik yansımasıdır. Massignon’un dediği gibi: ‘’Sufizmi politik bir güç olarak devreye sokan ilk sufi Hallac’dır.’’ Hallac, Karmatiliğin misyoneri olarak ilan edilmiş ancak Karmati suçlamasıyla değil, Allahlık iddiası ve Allah’ın insan bedeninde tecelli ettiği inanılan Hulul inancından dolayı idam edilmiştir. Böyle yapılarak Hallac’ı seven halk kitlelerinde Karmatiliğin itibar kazanmaması amaçlanmıştır. 

 

Genel değerlendirme ve sonuç

Ortaçağ İslam dünyasında yaklaşık yüz elli yıl hüküm süren Karmatiler, Ebuzerci anlayıştan ve Kur’an ruhundan aldıkları ilhamla oluşturdukları Komünal toplum ile İslam dünyasında bir ilki gerçekleştirdiler. Arif Temir’in deyimiyle Karmatiler, “Özel mülkiyetle mücadeleyi Allah’ın emri olarak gören’’ bir topluluktu. Kılıç ve teçhizat dışında her şey ortaktı. Herkes emeğinin karşılığını ortak bir noktaya getiriyor ve o noktadan herkes ihtiyacına göre yararlanıyordu. Yani herkesten yeteneğine göre alınıyor, herkese ihtiyacına göre dağıtılıyordu. Böylelikle toplumda yoksul kalmıyor ve sınıflar ortadan kalkıyordu. Karmatiler bu icraatlarının hepsini Kur’an’a dayandırıp, radikal gözüken eylemlerini bile Kur’an’dan referans alarak yapıyorlardı. Hatta Kur’an ayetleri onlar için bir tılsım olup zulme karşı atılım güçlerini körüklüyordu. Karmati savaşçıları üzerlerinde ‘’Biz yeryüzünde ezilenleri önderler yapmak istiyoruz.’’ (Kasas 5) ayetini taşıyor ve bunu adeta manevi bir güç olarak kullanıyorlardı. Karmatiler, hareketlerini dini bir temele oturtarak hem daha etkin bir muhalefet yapıyorlar hem de oldukça fazla taraftar topluyorlardı. Dinin, bu coğrafyada asırlardan beri süregelen isyan dili olma özelliği Karmatiler ile beraber bir kez daha gün yüzüne çıkıyordu. Karmatiler, kurdukları yeryüzü cennetinde yaklaşık bir buçuk asır yaşadılar. İsmaililiğin reformcu (Fatimiler) ve komüncü (Karmatiler) ayrışmasından sonra ciddi kayıp yaşayan Karmatiler, bu sefer eskiden yoldaşları olan Fatimilerle mücadele içine girdiler. Bu mücadele esnasında Abbasilere doğrudan tavır almayı bırakarak tüm güçlerini Fatimiler üzerine yönelttiler. Bu durum Karmati savaşçılarında çok ciddi yılgınlıklara sebep oldu. Bununla beraber ‘’Karmatileri öldürmek, kâfir öldürmekten daha sevaptır.’’ şeklinde fetvaların verilmesi geniş Sünni topluluklarda büyük yankı uyandırarak Karmatiler üzerindeki baskıları yoğunlaştırdı ve böylece Karmatiler 11. Yüzyılın sonlarına doğru siyasi ve askeri anlamda etkilerini yitirdiler. Ancak Karmatiler’den kalan bu pratik ve teorik miras kendinden sonra da birçok isyanda vücut buldu. Özellikle Anadolu topraklarında gerçekleşen Babailer ve Şeyh Bedrettin ayaklanmaları, Karmati ayaklanmasının büyük bir izdüşümüdür. İsimleri ve hareketleri her zaman ‘’Zındıklık, sapıklık ve kâfirlik’’ olarak anıldı. Yaptıkları ise tüm değerleri tersine çevrilmiş bir dünyada doğrunun peşinden gitmekti. Ve doğal olarak resmi tarih tarafından ‘’Yeryüzünün lanetlileri’’ ilan edildiler. Çünkü ‘’Tarih, hiçbir zaman kahramanlar tarafından yazılmaz. Tarih her zaman kahramanları asanlar yani krallar tarafından yazılır.’’

   Emre Ergül

E-Mail: emreergulyazi@gmail.com

 

Kaynakça:

1- Daftary, Farhad, İsmaililer, Alfa Basım Yayım, İstanbul, 2017.

2- Sarıçam, İbrahim, Emevi-Haşimi ilişkileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2008.

3- Öztürk, Yaşar Nuri, Enel Hak İsyanı Hallac-ı Mansur, Yeni Boyut, İstanbul, 2011.         

4- Bulut, Faik, İslam Komüncüleri Karmatiler, Berfin Yayınları, İstanbul, 2014.

5- Kaygusuz, İsmail, Aleviliğin Doğuşu, Su Yayınları, İstanbul, 2005.

6- Ekinci, Abdullah, Ortadoğu’da Marjinal Bir Hareket Karmatiler, Odak Yayın Evi, Ankara, 2005.

7- Demirci, Mustafa, Siyah Öfke, Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya, 2017.

8-Husrev, Nasır-ı, Sefername, Milli Eğitim Basımevi, Çeviren: Abdülvehap Tarzi, İstanbul, 1967.

9-Hammadi, Muhammed, Bâtıniler ve Karmatilerin İç Yüzü, Sebil Yayınevi, İstanbul, 2004.

10-Demirci, Mustafa, İslamın İlk Üç Asrında Toprak Sistemi, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2003.

11- Özkan, Mustafa, Emeviler Döneminde İktidar-Ulema İlişkisi, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2015.

12- Ensari, Tamim, İslam’ın Bakış Açısından Dünya Tarihi, Pegasus Yayınları, Çeviren: İlker Şahin, Çağrı Sümengen, İstanbul, 2015.

13- Clot, Andre, Harun Reşid ve Abbasiler Dönemi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Çeviren: Nedim Demirtaş, İstanbul, 2007.

14- Mesudi, Altın Bozkırlar: Muruc Ez- Zeheb, Selenge Yayınları, Çeviren: Ahsen Batur, İstanbul, 2005.

15- En- Nedim, Muhammed bin İshak, Çıra Yayınları, Çeviren: Mehmet Yolcu, Sabri Türkmen, İstanbul, 2017.

16- Kolektif, İhvan-ı Safa Risaleleri, Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Kolektif, İstanbul, 2014.

Dipnotlar:

1- Faik Bulut, İslam Komüncüleri Karmatiler, Berfin Yayınları, İstanbul, 2014, s. 125-126.

2- Abdullah Ekinci, Ortadoğu’da Marjinal Bir Hareket Karmatiler, Odak Yayın Evi, Ankara, 2005, s. 267.

3- Muhammed Hammadi, Batıniler ve Karmatilerin İç Yüzü, Sebil Yayınları, İstanbul, 2004, s. 114-121.

4- Yaşar Nuri Öztürk, Enel Hak İsyanı Hallac-ı Mansur, Yeni Boyut, İstanbul, 2011. s. 220.;Aktarılan yer: Makrizi, İtti’azu’l-Hunefa, s. 1/234-235.

-- Adversting 6 --


ETİKET :  

Tümü